09-10-2017 Mehmet İhsan Okyay

Bugün sizlere, temiz ve saf duygularına rağmen karşılık görmeden aşık olan, adına türküler yakılan, yaşanmış bir aşk hikâyesi anlatacağım. Beypazarı'nda Horhor lakabıyla anılan, bir zamanlar fırıncılık yapan bir aile ve yakışıklı oğulları, Abdullah amcadan bahsedeceğim. Akkol bağlarına, Kimye suyuna giderken, Selçuklu Kümbetinin olduğu Derbençik köprüsünü geçince, soldaki iki katlı ahşap ev Horhorların evidir. Bu hikâyenin geçtiği muhit ise, şimdiki İstanbul halı Saray'ının olduğu yer ve kaşı taraftaki evlerin bulunduğu semttir. Abdullah amcanın ataları, İstanbul'da Horhor semtinde ki çeşmelere ilaveten, bir çeşme yaptırdığından dolayı, kendilerine lakap olarak Horhor denmiştir. Dedeleri yüzyıllar öncesi, Kayseri'den Beypazarı'na gelmişler, burada evlenip yuva kurmuşlardır. Zaten soyadları da Kayserili dir. Horhor denince akla, musluğu olmayıp devamlı bilek kalınlığında su akıtan ve önünde, hayvanların sular içtiği suluğu (yalak)olan çeşmelerin genel adı gelir. Beypazarı simidinin çay ile lezzeti, hepimizin malumudur. Bizler ve benim yaşımda olanlar ise, daha da şanslı bir kuşaktı. Zira, horhorun fırından çıkmış simitlerin lezzetini tatmış kimseleriz. Bu yüzden, nerde o eski simitler demeden edemeyeceğim. Benim zamanımda bir simit, ortası delik 2 ½ Kuruş'tu. En meşhuru da, Horhorun yapmış olduğu simitlerdi. Horhorun yapmış olduğu simitleri satan çocuklar, mahalle aralarında şu tekerlemeyi söylemeden edemezlerdi. "Akyazının unundan, Şadırvanın suyundan, Horhorların fırından, Taze simidiyer (simitler)" diye sokaklarda çığırtkanlık yaparlardı. O zamanlar, şadırvan ve Beypazarı'mızın her çeşmesinden akan su içime çok elverişli, sağlıklı sulardı. Bizde ki simit satıcıları, simitlerini baş üzerinde taşımazlardı, özel simit küfeleri içinde sırtta taşınırdı. Göz hakkı olur diye, kimse kimsenin alacağı simiti görmezdi. Horhorun Abdullah amcanın yapmış olduğu ekmeklerde çok lezzetli olurdu. Çarşı fırınlarından çıkan ekmekleri, ekseriyetle devlet memurları, mahalle fırınlarında ekmek yapmayanlarla, taşradan gelenler satın alırladı. Köylerine gidecekler de hediye olarak, simit ve ekmek somununa rağbet ederlerdi. Biz de herkes gibi, kendi ekmeğimizi mahalle fırınında yapardık. Bazen ekmeğimiz bitince, Horhorun fırından aldığımız ekmekleri katıksız yerdik. Sanki, bize pasta gibi gelirdi. Abdullah amca, orta boylu yakışıklı, çakır gözlü kaytan bıyıklı, fötr şapka takan, devamlı iskarpin ayakkabı giyen, lacivert renkli takım elbise ile dolaşan, gümüş köstekli cep saati kullanan bakımlı ve iyi giyimli biriydi. Horhorun Abdullah amca askerden geldiğinde, uzun zamandır konuştuğu gizli gizli nameleştiği, Ülfet oğullarının kızına aşıktır. Askerliğini de yapınca, sevdiği ve aşık olduğu, Ülfet oğullarının kızını istemek için ortada bir engel kalmamıştır. Horhorun Abdullah amcaya, deli gibi aşık olan biri daha vardır. Komşuları olan, evlerinin pencereleri birbirine bakan, önlerinden yol geçen, Terzi Mehmetlerin kızıdır. Abdullah amca, pencere önüne oturup kahvesini yudumlarken, komşu kızı da Abdullah amcayı pencerelerinden göz hapsine alırmış. Gözü, Abdullah amcadan başkasını görmezmiş. Gel zaman git zaman, karşılıksız bu aşk büyüdükçe büyümüş, genç kızın içine sığmaz olmuş. Abdullah amcaya kız istemeye gidileceğini duyunca, bohçasını aldığı gibi, soluğu Horhorların evinde alır. Ev halkı neye uğradığını şaşırır, kızın ailesine haber verilerek geri gönderilir. Bu olay, ev halkı ve Beypazarı ahalisinin hiç de hoş karşılamadığı bir durumdur. İçinde bulunduğu kara sevda, aklını başından öyle almıştır ki gözünü karartıp bu yola başvurmuştur. Bu olay sonrası, aile baskısı ve içinde bulunduğu durum neticesinde, genç kız, yatağa düşer ve bir daha kalkamaz. Doktorlar ince hastalığına (verem) yakalandığını söylerler. Yemeden içmeden kesilir, günden güne erimeye başlar. Bünyesi, hiçbir tedaviye cevap veremez duruma gelir. Bu karşılıksız sevgi, genç kızı hayattan koparır. Beypazarı halkı, genç kızın ölümüne çok üzülür. Dillere destan bu sevgiye ağıtlar yakılır, türküler söylenir. İşte Terzi Mehmetlerin, saf ve temiz yürekli genç kızlarının bu sevdasına, kızın ağzından dokuz kıtalık Terzi bağları söylenmeye başlar. Bu türküde geçen yer ve mekân isimleri tamamen Beypazarı'nda ki yöresel mekânlardır. Beypazarı'nda söylenen ile aslı olan KESİ bağları sözleri birebir örtüştüğü gibi, bizde okunan makamla Kayseri'de okunan makam da birbirinin aynı değildir. Bu hikâye, Beypazarı türkülerinin yer aldığı bazı müzikli eğlence mekânlarda başka başka anlatılsada, ben aslına sadık kalarak bu hikâyeyi sizlere aktarmak istedim. Türkünün asıl adı, KESİ bağları olup anonimdir. Bu türkü Kayseri'de GESİ bağları, Beypazarı'nda ise TERZİ bağları olarak anonim olan KESİ bağları üzerine ilave ile yazılmıştır. Bu türküyü amâ udi Boğos efendi, taş plak'a okumuştur. Bu türküler, halk tarafından sevilerek söylenip icra edilmektedir. Terzi bağları, bizdeki hikâyeyi yansıttığı gibi Kayseri yöresinin Gesi bağları da oranın hikâyesini yansıtmaktadır. Rahmetli Horhorun Abdullah amcaya ve diğer hayatta olmayanlara, Allah'tan rahmet diliyorum. Mekânları cennet olsun, bu hikâyenin aslını bana anlatan, Abdullah amcanın kızı Beyhan ablaya teşekkür eder, sağlıklı nice yıllar dilerim. Saygılarımla




Mehmet İhsan Okyay Diğer Yazıları
reklam
reklam
Çok Okunan Haberler
Köşe Yazarları
reklam
Anketimize Katılın

Web sitemize nasıl ulaştınız?

Reklam
Tavsiye
Arama Motorları
Diğer



reklam